web analytics

Çıkrıklar Durunca

Sevgili Attilan İlhan ağabeyimizin yıllar önce TRT’nin gerçek TRT olduğu yıllarda ikinci kanalda Cumartesi günleri “Attila İlhan ile Zaman İçinde Yolculuk” adlı 30 dakikalık programı vardı. Annemle semt pazarından gelir gelmez saat 19’a doğru bir koşu gider televizyonun başına kurulurdum. O engin birikimiyle bizlere Atatürk,Cumhuriyet,Bağımsızlık,Ulusal Egemenlik gibi kavramlardan bahseder Gerçek Atatürk’ü örnekler vererek anlatırdı. Not almadığım gün olmadı. İşte o tv programında Reşat Enis, Sadri Ertem gibi toplumcu – gerçekçi yazarların kitaplarından bahsetti. Unutulmuş yazarlardı bu insanlar. Özellikle Reşat Enis gazeteci kimliğiyle ön plana çıkmış , son derece gerçekçi kitaplara imza atmış ,kitaplarının baskısı olmayan bir yazardı. Yıllarca bu kitapları aradım gittiğim yerlerde. İzmir’in sahaf kokan sokaklarında Reşat Enis’in “Ekmek Kavgamız” adlı romanından başka kitabını bulamadım.  Bunun için Ankara Milli Kütüphaneye gitmem gerekirdi. Yine Sadri Ertem’in “Çıkrıklar Durunca”romanını da bulamamıştım. Ya Afrodit Buhurdanından bir Kadın… O da yoktu.

Erzurum İlk Halk Kütüphanesi’nin raflarını karıştırırken Sadri Ertem’in “Çıkrıklar Durunca’ adlı sararmış romanını bulunca çok heyecanlanmıştım. Kitap o soğuk kış gecelerinde , beyaz örtünün serildiği uzak köyde içimi ısıtıyordu. Türk Edebiyatının müstesna isimlerinden olan Attila İlhan ağabeyimin o tavsiye ettiği romanlar beni büyülemişti.

cıkrıkduruncaGelelim Kitabımıza…http://www.idefix.com/kitap/cikriklar-durunca-sadri-etem-ertem/tanim.asp?sid=JTJKKOT1GD4DASRVE2OB

SADRİ ERTEM İÇİN BURAYA 

Edebiyatımızda toplumcu gerçekçiliğin öncülerinden sayılan Sadri Ertem’in ilk romanıdır Çıkrıklar Durunca. Tanzimat’tan sonraki Avrupalılaşma hareketinin iktisadi alandaki etkilerini işleyen sosyal içerikli bu roman fabrika üretiminin artması ve sürümün yaygınlaşması karşısında giderek işlevini yitiren el dokumacılığının durumunu konu edinmiştir. Yapıtta, sarsıntı geçiren dokumacılığın toplumsal yansımaları, halk hareketlerine kadar varır.

Sadri Ertem bu halk hareketlerini bir yandan Pazvandoğlu isyanıyla, bir yandan da Alevi köylerindeki mezhep çatışmalarıyla birleştirir. Yapıt, toplumsal çelişkileri yansıtan konusuyla ve yazarının gözlem gücüyle dikkatleri çekmiş, daha sonra yetkinliğe ulaşacak toplumcu gerçekçiliğin habercisi olarak nitelendirilmiştir.

Gerçi karnı tok olan kariler bunu kaba bir fantezi farzedebilirler. Fakat burada muharrir için ne fantazi , ne de kari için çıtkırıldım edebiyat arzusu vardır. Burada tek, basit olan açlık vardır. Açlığın kemiklerini çatırdattığı, kanlarını durgunlaştırdığı seslerini kıstığı insanlar vardır. Güzel sözler, sevimli hülyalar, teşbihler, cinaslar, arkasında dumanın üstünde ufunet bütün bir alemi rahatsız eder hakikat vardır. ” 

Mütegallibeden faizle borç para alıp, ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan Anadolu köylüsü gittikçe ağanın nüfuzu altına girecektir. ( Hatice ve Hasan’ın) ” Köyde ilk karşılaştıkları manzara çeşme başındaki ahlat ağacında at yularıyla aslı olan balmumu rengindeki abani sarıklı adamdı. Ağaçta sallanan adam mütegallibeden yüz kuruşa senede üçyüz kuruş faiz alan Veli Efendi idi..

Sıddık ağa vilayette, Sıddık zade ,kazada mühim birer ticaret adamı oldular, Sıddıkzade, kasabada rakiplerini ortadan kaldırıncaya kadar neler yapmadı ?

… Onun bu işte türlü usulleri vardı . İstanbuldan mal aldığı zaman kazada fiatları düşürür, dükkanın önüne levhalar asar.. Tabi konu komşu da fiatları indirirler. Fakat Sıddıkzade ucuz sattığını ilan etmekle beraber onu kimse tezgah başında göremez, görmeyince de kimse mal satın almağa muvaffak olamaz. Dükkanın çırağı

– Efendi bilir, biz bilmeyiz diye müşterileri savardı.

Sıddıkzade , komşularındaki mal bitince derhal tezgahının başına geçer ve mallarını meydana çıkarır. Pahalı pahalı satardı. … O şimdi, kazanın yegane Avrupa kumaşı satan ve yerli yünü yabancılara devreden adamdır.

 

Adaköy ( Kastamonu vilayetinin Bolu mutasarrıflığına bağlı Gerede nahiyesinin bir karyesi .) etrafında bir mücadele devam ederken memleketin öbür köşelerinde de aynı cidal kanlı bir suretle devam ediyor, çıkrıkları aşında çalışan köylüler, akın akın sahil şehirlerine ve büyük merkezlere toplanıyorlardı.

Tırabzonda ve Kastamonide köyden kaçanlar mallarını satanlar, tezgahları ateşe attılar ve fabrika eşyalarını satan , küçük küçük dükkanlar açtılar. kastomonide on altı adama bir dükkan isabet ediyordu. Bu ne müthiş bir hercümerçti. Köyler az zamanda bacaları üzerinde leylek yuvası taşıyan bir harabe halini aldılar . Bu köyler hala ıssızdır, bu köylerden çıkanlar hala yerlerine dönemediler bir çokları sefil oldu.Anadoluda köylerden şehre giden bu akın menbaından gür bir halde çıkan, fakat çöl ortasında kaybolan nehirler gibi eridi, gözlerden silindi . Kalanlar avare ve serseri oldular. Köylerden şehire gidenlerin hali ve kendilerinde köylerinden şehire gidecek kadar kuvvet bulamıyanlar (Babil) esaretine gönderilen İsrail kavminden daha içli, daha hazin akıetli oldular…

Sıddıkzade önceleri köylüden tiftik yününü alır dışarıya satardı. Ancak zamanla bu iş tersine dönecek bu sefer köylüden mal almayacak fabrika malını tezgaha sürecektir. Sıddıkzadenin ticaretine yegane engel yerli yün ve tezgahta dokunan kumaşlar olacaktır. Hacizle aldığı tiftik keçilerini kavurma yapmayı düşünmektedir: “Köyün hayvanlı elden çıktıktan sonra köyün havası bulandı v egün geçtikçe açlık bastırdı…”

Osmanlı ekonomisinin temelinde ticaret , tarım ve hayvancılık yaygındı. Taşrada insanlar devletin kendisine tanıdığı çifthane sistemi ile geçimlik tarlaya sahipti. 1220’lerde Osman Bey’in dedesi Süleyman Şah’ın ta Türkistan’dan Anadolu’ya getirdiği Tiftik Keçisi bugün bildiğimiz Ankara Keçisi idi. Osmanlı’nın dokumacılık alanındaki bu tartışılmaz üstünlüğü büyük devletlerden olan İngilizleri düşündürecek elçilerini ki biz buna ajan diyelim Osmanlı’ya gönderecektir. Bugünün Know-How dediğimiz bilgi birikimine sahip olduktan sonra 19. yüzyılda imzalanan Balta Limanı Ticaret Sözleşmesi ile İngiliz kumaşlarının çok düşük gümrük vergisiyle Osmanlı pazarlarına saldırması süreci izleyecektir. Tiftik Keçisinden elde ilen ve ekonomik değeri aynı ipek kumaşı gibi değerli bir dışsatım ürünü olan bu kumaşlara  tarihte SOF adı verilir . Bu konuda ünlü gezginimiz Evliya Çelebi 1640’larda şöyle demektedir:

burası tiftik kumaşı (sof) yeridir..Bu kumaş da Ankara’ya özgüdür. Yeryüzünde başka bir yerde üretme olanağı yoktur. Kadın ve erkek herkesin işi tiftik kumaşı dokumaktır. Fransızlar bu Ankara keçilerinden Fransa’ya götürüp yumuşak iplik eğirip tiftik kumaşı dokumak isterler de dokudukları şey sof olmaz. Hatta Ankara’dan eğrilmiş ipliği alıp, Fransa’ya götürerek tiftik kumaşı yapalım dediler fakat yine olmadı” der (sof: ince yünlü bir tür kumaşa verilen ad). O tarihlerde başta Ankara olmak üzere ; Zir, Çankırı, Beypazarı, Nallıhan ve Kalecik’te 1355 tiftik tezgahının bulunduğu ve her yıl 20.000 top kumaşın yurt dışına satıldığını bildiriyordu        Yorum için buraya bakınız. 

1838 Balta Limanı antlaşması’ndan sonra, İngiliz Albay Handerson Ankara’dan seçtiği damızlık tiftik keçilerini Güney Amerika’da özel olarak kurulan İngiliz çiftliklerine götürmüş, çoğaltmış ve böylelikle1856′ya gelindiğinde İngiltere, Osmanlı’nın 1838′e dek kıskançlıkla koruduğu tiftik kumaşı tekeline son vermişti.  İşte romanımız bu ana konu çerçevesinde dönmektedir. Yerli el dokuma imalatçıları ile fabrika dokuması pazarlayıcıları arasında başlayan rekabet , şiddete ve karışıklıklara neden olur. Bu itirazlardan biri de Adaköy ve çevresinde yükselecektir. Romanda Avrupa dokumalarının kullanımı Adaköy Dergahı tarafından yasaklanır. Hatta yerli tezgahı korumak için çevrede ne kadar fabrika dokuması ve konfeksiyonu varsa dergah önünde yakılır.

Makale için buraya ve buraya bakınız.

 

 

About the author: admin

Meslek hayatına devam ediyor. Şu sıralar kitap okumaktan başka bir şey yaptığı yok , Photoshop ve Adobe serisinin programları ile ilgilenmekte ancak anlamıyor.Bilişim dünyasından kopamasa da " bu kadar dijital nereye kadar ağbi ? " diyecek kadar protest bir tavra sahip.

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir